Oryantalizmin Yeni Oyunu: “Demokrasi Adına Müdahale”

Son yüzyılın en çok telaffuz edilen siyasi argümanlarının başında gelen ‘demokrasi’ kavramı, günümüzde dünyayı kontrol eden veya etmek isteyen güç odaklarının elinde bir silah haline dönüşmüş ve bu silahın yönü ‘Batı’nın gözündeki geri kalmış Doğu’ya’ çevrilmiştir.

Doğu’yu ‘mistik, gizemli ve tehlikeli’ olarak addeden oryantalist yaklaşımların, Batılı devletlerin dış politikaları başta olmak üzere pek çok alanda yeniden alevlenmesi sonucunda “demokrasinin gelmediği Doğu” dış müdahaleye açık bir hale gelmektedir.

Öte yandan ortak hedefleri arasında bulunan hammadde ihtiyaçlarının, Asya, Ortadoğu ve Afrika coğrafyalarından temin ediliyor oluşu, emperyalist girişimlerin bu bölgeler üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmaktadır.

Batı’yı ‘üstün’, Doğu’yu ‘yanlış ve düşman’ olarak tanımlayan Oryantalist devlet adamları, bu görüşlerini söylemsel zeminden çıkarıp, ülke yönetimlerini değiştirip, gayri insani işgalleri başlatacak kadar ileriye götürmüşlerdir.

Özellikle 1990 sonrası dönemdeki küresel siyasi değişimler dikkatli ve sorgulayıcı bir gözle analiz edildiğinde; tek taraflı, etik olmayan, insani değerlere aykırı eylemlerin, ‘demokrasi’ adı altında dünya kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu meşrulaştırma çalışmalarının, gelişen kitle iletişim teknolojileri, film sektörü, gazete ve dergiler çerçevesinde hızlı ve yoğun bir şekilde yürütüldüğü bilinmektedir.

Günümüzün oryantalistleri; Doğu’ya ait olan kültür yapılarını ortadan kaldırarak sömürgeleştirmek, terörden başını kaldıramayan toplumlar oluşturarak müdahaleye zemin hazırlamak ve nihayetinde yönetilmeye muhtaç ülkeler üretebilmek için tüm varlıklarını seferber etmiş durumdadırlar. İnsanlık dışı bu faaliyetler ise Batı merkezli kitle iletişim araçları vasıtasıyla dünya kamuoyuna ‘terörü bitirip demokrasiyi getiriyoruz’ mesajıyla pazarlanmaktadır.

 Soğuk Savaş Sonrası Depreşen Oryantalizm

Soğuk Savaş Dönemi’nde Sovyetler Birliği ve Amerika olarak ikiye ayrılmak istenen dünya ekonomisi, günümüzde AB, Rusya, Çin ve Amerika ekseninde yeni bir değişim sürecini yaşamaktadır.

Soğuk Savaş’ın galibi olarak küreselleşme sürecinin tek taraflı propagandasını yapan ve gelişen iletişim teknolojileri çerçevesinde ‘tek tip kültür’ algısını, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere ihraç etmeyi amaçlayan bakış açısı, hiç şüphesiz bugünkü toplumsal çatışmaların ve işgal süreçlerinin fikri referansını oluşturmaktadır.

Dinleri, gelenekleri, tarihleri ve toplumsal aidiyetleri bakımından Batı’ya ait olmayanların “gelişemeyecek, güçlenemeyecek” olarak lanse edildiği günümüzün oryantalist yaklaşımlarında ‘şiddet’ temel bir araç görevini görmekte, şiddeti benimseyen ülkeler ‘demokrasi şövalyeleri’ haline gelebilmektedirler. Yönteminin şiddet olduğu, sonuçlarının acı ve gözyaşına sebep olduğu bu girişimler neticesinde başta Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleri sömürge devletler halini getirilmek istenmektedir.

Demokratik bir zeminde, eşit şartlar altında ‘kendilerinden üstün veya kendileriyle aynı imkanlara sahip bir ‘Müslüman model’ görmek istemeyen Oryantalistler, yıkıcı ve yok edici bir eksende çalışmalarına devam etmektedirler.

Bu kapsamda İsveç’in Suriye Büyükelçiliğini yapan, ardından İstanbul Başkonsolosluğu görevinde bulunan ve aynı zamanda Ortadoğu uzmanı sıfatıyla çalışmalar yapan Ingmar Karlsson’un şu yorumu oldukça dikkat çekicidir:

“Modern Batı dünyasını sağduyusu yerinde, Doğu dünyasını da geri ve bir bakıma çılgın olarak gördüğümüz için onları, müzakerelerde bile aynı haklara sahip taraf olarak kabul etmek istemiyoruz. Müslümanlar bizim için kaprisli ve tehlikeli insanlar olarak kalmaya devam ediyorlar. Bu nedenle, “onlarla diyalog kurmak yerine diyalogdan kaçınmak gerektiği” yönünde bir yaklaşım ortaya çıkıyor.”[1]

Karlsson’un Batı’nın, Doğu dünyası ve Müslümanlara yönelik tutumuna ilişkin görüşleri, oryantalist yaklaşımlarındaki ana düşünceyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. Günümüzde Müslümanları ‘tehlikeli ve diyalog kurulamayan’ insanlar olarak kodlayan bu görüş, giderek daha yaygın bir şekilde dile getirilmeye başlanmıştır.[2]

Konuya ilişkin olarak Abdullah Manaz’ın ‘Siyasal İslam’ isimli kitabında yer verdiği, yazar İsmail Hekimoğlu’nun Müslümanlara yönelik çifte standardı anlatan yorumu ise son derece çarpıcıdır:

“Şimdi şu hale bakınız: Amerika, Haiti’ye, Libya’ya, Irak’a, İran’a vurur, caizdir…İsrail, hepimizin gözü önünde Filistinli Müslümanları döver, öldürür, o da caiz…Başkaları bir şey yaptı mı, terör olur. Letonya’ya, Litvanya’ya özgürlük verilir, Çeçenistan imha edilir…Rusya Afganistan’a, Ermeniler Azerbaycan’a girer normal, Filistinli Müslümanlar hak ister anormal…Keşmir, Yugoslavya gibi birçok misaller verilebilir, neticesi şudur: Güçlü bir devlet oluk gibi kan akıtsa haklı, zayıflar tırnak kanatsa suçlu…Avrupa’nın Afrika’yı ne hale düşürdüğü gözler önünde…”[3]

İşgale Alıştırma Sürecinde Uluslar Arası Örgütler

Enformasyon akışının tek kutuplu bir sistemde yeniden inşa edildiği Soğuk Savaş sonrası dönemin en dikkat çekici gelişmelerinin başında, ‘demokrasi’ adı altında yapılan sözde demokratik müdahalelerin dünya kamuoyunda normalleştirilmesi gelmektedir. Demokrasi adı altında yoksulluğun yaygınlaştırıldığı, yerel kültürlerin ve demografik yapıların ‘güçlüye’ göre yeniden dizayn edildiği bu yeni süreçlerde, temel amaçlarını insan hayatının korunması olarak açıklayan uluslar arası örgütlerin, yaşanan mağduriyetleri görmezden gelen suskunlukları oldukça dikkat çekicidir.

Bu konuda Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Kültür-Değişme ve Toplumsal Çözülme isimli kitabındaki uluslar arası örgütlerin Doğu’yu etkileme çabalarına tepki gösterilmesi gerektiği yorumunda bulunmaktadır:

 “Küreselleşme sürecinde, dünyamızın giderek bir köye dönüştüğü bir ortamda Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, NATO, IMF ve Batı kökenli kuruluşların Doğu toplumlarını etki alanlarına alma çabaları karşısında sessiz kalınması mümkün değildir.”[4]

Müdahale Süreci Nasıl Gelişiyor

‘Demokrasi’ kavramı çerçevesinde geliştirilen müdahaleci yaklaşımların belirli coğrafi bölgeleri hedef alması, günümüzde ‘olağan’ olarak kabul edilen bir hüviyete büründürülmeye çalışılmaktadır. Toplumsal özellikleri, gelenek ve görenekleri, yaşam standartları bakımından birbirleriyle oldukça benzeşen ve en önemlisi yer altı zenginlikleriyle ‘dünyanın yeni aktörleri’ olmaya aday coğrafyalar, her geçen gün şiddetle, zorla ve bir takım uluslar arası kuruluşların da desteğiyle alt üst edilmektedir.

Batılı ‘güç odaklarının’ son 30 yılda yapmış oldukları askeri müdahalelerin ilk aşamalarını sivil toplum kuruluşları ve uluslar arası örgütler üzerinden gerçekleştirdiği bilinmektedir. Meşru olmayan müdahalelere karşı dünya kamuoyunun tepki seviyesini azaltma adına ‘alıştırma’ görevini gerçekleştiren bu kuruluşlar hazırladıkları raporlar ve yaptıkları toplantılarla dünyanın ilgisini, müdahalenin yapılacağı coğrafyaya çekmektedirler. Hemen ardından Batı merkezli kitle iletişim araçlarından çıkan enformasyonlar devreye girmekte ve işgal edilecek bölge hakkında doğruyu yansıtmayan, manipülasyon dolu yayınlarla kitleler yönlendirilmektedir. Oryantalist kanaat önderleri ve insan hakları savunucularının da kamuoyunda oluşacak tepkileri azaltma adına yaptıkları girişimler ve lobi faaliyetleriyle ‘alıştırma süreci’ tamamlanarak, işgal sürecine geçilmektedir.

Son dönemde Irak ve Afganistan işgallerine giden süreç, İran’a uygulanan ambargo, Suriye’de yaşanan çatışma, Mısır ve Libya’da gerçekleşen olayların öncesinde yayınlanan raporlar, verilen demeçler incelendiğinde ‘gizli amaç’ daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bu zaman diliminde bir takım sivil toplum örgütleri, ulus ötesi kuruluş ve şirketler ise yan aktörler olarak işgal ekonomisinden pay sahibi olmakta, küresel para akışını kontrol etmek suretiyle kendilerine ait yeni bir ekonomi (savaş ekonomisi) oluşturmaktadırlar.

Oryantalist Düşünce Sinsi ve Yıkıcı İlerliyor !

Geçmişin oryantalistleri tarihçi, sosyal bilimci veya felsefeci gibi sıfatlar altında çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Günümüzün oryantalistleri ise, tarihçi, felsefeci ve sosyal bilimci sıfatlarının yanı sıra ‘insan hayatını hedef alabilecek’ bir saldırganlığı yöntem belirleyerek; devlet adamı, şirket yöneticisi, insan hakları savunucusu gibi çeşitli sıfatlarla da karşımıza çıkabilmektedirler.

Oryantalistler günümüzde etkinlik alanlarını her geçen gün genişletmekte, yazılı alanın yanı sıra uluslar arası arenada siyasi iktidarları değiştirecek ve askeri müdahaleler yapacak kadar kendilerini ‘haklı ve doğru’ görmektedirler.

Küreselleşme sürecinin hız kazanmasıyla birlikte 90’lı yılların başından itibaren başta ABD olmak üzere pek çok ‘gelişmiş ülke’, Ortadoğu coğrafyası üzerinde son derece tehlikeli manevralar yapmaktadırlar. Bu manevralar tarafsız bir gözle incelendiğinde, ‘gelişmiş ülke’ olarak tanımlanan devletlerin, Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasına yönelik bir takım çalışmalar içerisine girdikleri görülmektedir. Plan, proje ve çalışmaların arka planında yer alan oryantalist yaklaşımlar son dönemde; yıpratıcı ve yok edici etkiler yaratacak bir düzlemde hareket etmektedir.

Bu gelişmeler, oryantalizmin tıpkı Haçlı seferlerinde olduğu gibi yeniden yıkıcı bir sürece girdiğine işaret etmektedir. Kitle iletişim araçlarından çıkan ABD merkezli Batı propagandasında, insanlara ‘özenilecek’ bir yaşantı için Batı işaret edilirken, dünyadaki tüm savaşların, insanlık suçlarının merkezi ve sebebi olarak Ortadoğu Coğrafyası ve İslam Alemi gösterilmek istenmektedir. Özellikle film sektörünün başat aktörü olan Hollywood sinemasının bu süreçte takındığı tavır, adeta ABD dış politikasının görselleştirilmiş hali gibidir.

Oryantalist devlet adamlarının, siyasi manevraları ve hedef olarak seçtikleri Müslüman coğrafyaları kendi çıkarları çerçevesinde yeniden dizayn etmeleri sürecinde; yöntem olarak askeri müdahaleleri seçmeleri ve hiçbir kural, kaide, değer yargısı gözetmeden saldırmaları ise oryantalistlerin geldiği son noktayı gözler önüne sermektedir.

‘Arap Baharı’ olarak nitelendirilen olaylar çerçevesinde son dönemde uluslar arası ajanslardan ve dünyanın önde gelen basın kuruluşlarından  (BBC,CNN vb) çıkan Ortadoğu konulu enformasyonlar had safhaya ulaşmıştır. Bu yayın organları, Ortadoğu’da siyasi iktidarda bulunan devlet başkanları için (daha önce kullanmadıkları bir dilde) ‘diktatör, zalim vb’ gibi sıfatları çekinmeden kullanmaktadırlar.

Söz konusu coğrafyalarda yıllardan beri süregelen askeri işgalleri, Batı himayesinde büyüyen savaş ekonomisini görmezden gelen bir takım küresel medya kuruluşları, petrol rezervlerine duyulan gereksinimin en üst noktaya çıktığı bir zamanda, tüm varlıklarını seferber ederek büyük habercilik (!) olaylarına imza atmaktadırlar.

Bu durum, ABD ekonomisinin tehlike sinyalleri vermeye başladığı bir dönemde, petrol rezervlerinin kullanımı konusunda yaşanılan anlaşmazlıklar, bölgede yaşanan gelişmelerin ve aniden ortaya çıkan ‘Arap Baharı’nın kısa bir açıklaması niteliğindedir.

Bu kapsamda yıllardır ABD ile suni gündem tartışmalarının dışında önemli herhangi bir sorunu bulunmayan liderleri (Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Beşar Esad), Rusya’nın bölge üzerindeki faaliyetlerini arttırmasıyla birlikte dünya kamuoyunda ‘istenmeyen adam’ haline gelmişlerdir.

‘Geri kalmış ve demokrasiye ihtiyacı olan Doğu’ tasviri kapsamında, önce Ortadoğu ardından Anadolu coğrafyasına yönelik yıkıcı yaklaşımların son dönemde büyük bir saldırı halini aldığı ortadadır.

Özellikle Mısır, Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi ‘Batılı devletler tarafından üretilen silahlarla ‘Müslüman’ı Müslüman’a öldürten’ bu yeni oryantalizm, gizli amacına her geçen gün daha hızlı bir şekilde ulaşırken dünyaya ‘birbirini öldüren Müslüman fotoğrafını’ yaymaktadır.

‘Öteki’ olarak gördükleri kültürleri, toplumları ve bireyleri ‘müdahale edilmesi ve Batı’nın kontrolüne girmesi gereken coğrafyalar’ olarak benimsetmeye çalışan bu anlayışın etkinlik alanı, Türkiye açısından da tehlikeli bir eksene oturmuş durumdadır.

Türkiye’nin neredeyse tüm iç meseleleri, siyasi krizleri hakkında yorum getirip, çözüm paketleri sunan kuruluşlar, söz konusu kendi ülkelerindeki sorunlar olduğunda hiç kimseye söz hakkı tanımamaktadırlar.

Son yıllarda Türkiye’ye yönelik uluslar arası kara sularında ve hava sahasında yapılan saldırılar, güvenlik güçleri, kamu görevlileri ve sivilleri hedef alan terör eylemleri gibi konularda uluslar arası örgütlerin (BM, NATO), devlet adamlarının takındıkları tutum ve kitle iletişim araçlarından çıkan yayınların içerikleri, oryantalizmin yeni yöntemlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Öte yandan terörle mücadele, ekonomik faaliyet, gençlik, eğitim, sağlık ve yerel yönetimler gibi alanlarda Batı merkezli oryantalist kurum ve kişiler tarafından dayatılan çözüm paketlerinin, Türkiye’yi zor durumda bırakacak bir yapıda olması ayrıca dikkat çekicidir.

Sonuç

Günümüz oryantalizminde tanımlamalar ve algılar değişmiş durumdadır. Bir takım kişi, kurum, örgüt veya devletler tüm dünyaya ‘demokrasi, sivil toplum, barış, kardeşlik’ mesajları verirken öte yandan hedef belirledikleri coğrafyaları işgal edip, yönetimlerini değiştirip, bölge insanlarına kendi kültürlerini enjekte edebilmektedirler.

Aynı zamanda yüzyıllardır süregelen oryantalizm saldırıları karşısında bilinçli bir toplum, sağlıklı bir devlet sistemi oluşturamaz, bilimsel ve teknolojik alanlarda istenilen çabayı gösteremezseniz bu durumda tek suçlu olarak Batı’yı görmek, düşman bilmek veya eleştirmek sorunun çözümü noktasında mantıklı bir yol olarak tercih edilmemelidir.

Batı’nın Doğu’yu hedef olarak bilmesi yeni bir olgu değildir. Sadece yöntemi ve aktörleri değişmiş ve daha tehlikeli bir hal alarak etkinlik alanlarını genişletmiştir.

Sonuç olarak oryantalizmin sinsi ve yıkıcı etkileri tüm İslam Alemini sarmış durumdadır. Türkiye’nin yaşanan bu gelişmeler çevresinde dikkatli bir strateji izlemesi ve olayları arka planlarıyla analiz eden bir algıyı benimseyip, bölgesinde Oryantalistlerin oyuncağı olmayacak bir yapıda politika üretebilmesi, her geçen gün daha önemli bir gereklilik halini almaktadır.

 


[1] Ingmar Karlsson, Batı’da İslam Korkusu, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 29.05.1996

[2] Karlsson oryantalist yaklaşımları her ne kadar objektif bir şekilde yorumlasa da, Türkiye’nin terör sorunu gibi önemli ve hassas olduğu bir konuda terör örgütü yandaşı basın kuruluşlarına yaptığı açıklama ve yorumları ise ayrı bir inceleme konusudur. Karlsson’un Türkiye’nin iç meselelerine yönelik yaklaşımları dikkatli bir şekilde incelendiğinde, devletin ve toplumun içyapısı hakkında kendisini ‘abi’ pozisyonuna getirerek yorumlar yaptığı görülebilir. ‘Türkiye acizdir, kendi sorunlarını Batı olmadan çözemez, biz yol göstermeliyiz’ tarzındaki bakış açısı hiç şüphesiz Karlsson’un da oryantalist bir düşünce taşıdığını ortaya koymaktadır.

[3] İsmail Hekimoğlu, İslami Hareket İran ve ABD, Zaman Gazetesi, 15.03.1996

[4] Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Kültür-Değişme ve Toplumsal Çözülme, IQ Yayınları, İstanbul 2007, s.473

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir